Tevbe... İstiğfar... Pişmanlık...
Farz namazı kıldıktan sonra 3 defa ‘Estağfirullah el Azim’ demeyi öğütleyen, Mekke’yi feth ettikten sonra ‘Estağfirullah’ diye diye şehre giren, ‘Kalbime bazen bir şeyler gelir, günde 100 defa istiğfar ederim’ diyen bir peygamberimiz var. Efendimizin istiğfarına baktığımızda, tevbenin sadece günahlardan sonra yapılan bir arınma çabası olmadığını, ibadetlerden sonra veya bir başarıdan sonra da bulunulması gereken bir hal olduğunu anlıyoruz. Elbette günahımız çoktur ve bu günahlardan arınmanın temel yoludur tevbe. Ancak tevbe, esasında sürekli içinde bulunulması gereken bir halin de adıdır… İnsan devamlı bir tevbe halinde olmalıdır. Estağfirullah, estağfirullah diyerek yaşamalıdır. Yollarda yürürken adım başı estağfirullah demelidir. Hani her günahından sonra odaya bir taş atan adam var ya… Bizim durumumuz ondan çok daha beterdir. Biz, her bir günahımız için bir odaya taş atmaya kalkışsak, attığımız taşlarla kim bilir kaç oda, kaç ev dolar? Çünkü hiçbir şeyin hakkını yeterince vermiyoruz, yapmamız gerekenleri hakkıyla yapmıyoruz. Rabbimizin verdiği envai çeşit nimetin farkında değiliz ve verdiği nimetlerden dolayı hakkıyla şükretmiyoruz. İnsan olma, akletme, sağlıklı olma, hidayet bulma, O’nun yolunda cihad edebilme nimetlerinin kıymetini bilmiyoruz, bunlara yeterince şükretmiyoruz. Şükürsüzlüğümüzün tevbeye ihtiyacı var… Yaptığımız ibadetlerde yüzlerce eksik, binlerce gaflet hali, belki de riya var. İbadetlerimizin tevbeye ihtiyacı var… Günah zannetmediğimiz çeşit çeşit günahımızın, tembelliklerimizin, para, zaman, sıhhat israflarımızın tevbeye ihtiyacı var… Hatta Rabia Hatun’un dediği gibi, bizim tevbemizin bile tevbeye ihtiyacı var. -Rümeysa Sarısaçlı
|